Menenjite bağlı maluliyet olgusu: Ceza ve tazminat mahkemesinin farklı kararları

Bu yazımızda ele alacağımız olguda, bir yaşındaki hasta gece yarısı yüksek ateş, ishal, kusma ve huzursuzluk şikayetleriyle özel bir sağlık kuruluşuna götürülmüş, burada muayenesi yapılarak antibiyotik tedavisine başlanmıştır. Özel sağlık merkezinde hangi tanının konulduğu hususunda elimizde bir bilgi mevcut değildir. Ancak şikayetlerinin geçmemesi üzerine ertesi gün akşam saatlerinde, bir Devlet Üniversitesi Hastanesinin Çocuk Acil Servisi'ne kaldırılmıştır.

Üniversite Hastanesinde hastanın ateşi 36,7 derece olarak ölçülmüştür. Çocuk hastalıkları uzmanı şikayetlerin diş çıkarmaya bağlı olabileceğini düşünmüş ve özel sağlık kuruluşunda başlanan antibiyotiğin kesilmesini söyleyerek  hastayı evine göndermiştir.

Hasta Üniversite Hastanesine başvurudan yaklaşık 40 saat sonra havale geçirmiş ve bir Sağlık Bakanlığı hastanesine götürülmüş, buradan da daha önce muayene edildiği Üniversite Hastanesine sevk edilmiştir.

İkinci başvurusunda Üniversite Hastanesinde hastaya menenjit tanısı konulmuştur. Verilen tedavinin sonrasında nörolojik sekel kalmış ve bunun üzerine Üniversite aleyhinde maddi ve manevi tazminat davası açılmıştır. Yine aynı olayla ilgili olarak hastayı Üniversite Hastanesinde ilk gören ve özel sağlık kuruluşundan başlanan antibiyotiği kesen uzman doktor hakkında ceza davası açılmıştır. Ceza Mahkemesi tarafından Yüksek Sağlık Şurası'ndan rapor alınmıştır.

Yüksek Sağlık Şurası tarafından düzenlenen raporda kusma ve ishal şikayetiyle gelen hastanın gerektiği gibi muayene edildiği ve kayıtların düzgün olarak tutulduğu, hastanın ilk başvurduğu tarihte menenjiti düşündürecek bir bulgunun olmadığı, kusma ve ishal şikayeti ile gelen her hastaya lomber ponksiyon yapılamayacağı, hastaya yapılan uygulamaların tıbbi kurallara uygun olduğu bu nedenle doktora kusur atfedilemeyeceği bildirilmiştir. Bunun üzerine ceza mahkemesi tarafından doktorun beraatına karar verilmiştir.

Yapılan tazminat yargılamasında ise Adli Tıp Kurumu’ndan bilirkişi görüşü alınmıştır. Adli Tıp Kurumu 2.İhtisas Kurulunun raporunda Üniversite Hastanesinde aynı hal ve şartlarda gösterilmesi gereken özende eksiklik bulunduğu, ancak hastalığın niteliği gereği erken teşhis edilmesi durumunda da nörolojik sekellerin gelişebileceği bildirilmiştir. Bunun üzerine İdare Mahkemesince Üniversite tüzel kişiliği aleyhinde 2010 yılından itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte 523.315,26 TL maddi, ve 50.000 TL manevi tazminatın davacılara ödenmesine karar verilmiştir.

Uyuşmazlık Üniversite vekilinin temyiz kanun yoluna başvurması üzerine Danıştayın önüne gelmiş ve Danıştay 15. Dairesi manevi tazminat kararını onamış ancak maddi tazminat isteminin reddine karar verilmesi gerekçesi ile yerel mahkeme kararını bozmuştur.

Danıştay 15. Dairesinin kararında bu hususta şu açıklamalara yer verilmiştir: “Anayasanın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu belirtildikten sonra, son fıkrasında, idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır. İdarenin yürütmekle yükümlü olduğu bir hizmetin kuruluşunda, düzenlenişinde veya işleyişindeki nesnel nitelikli bozukluk, aksaklık veya boşluk olarak tanımlanabilen hizmet kusuru; hizmetin kötü işlemesi, geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde gerçekleşmekte ve idarenin tazmin yükümlülüğünün doğmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda hizmet kusuru, özel hukuktaki anlamından uzaklaşarak nesnelleşen, anonim bir niteliğe sahip, bağımsız karakteri olan bir kusurdur. Hizmet kusurundan dolayı sorumluluk, idarenin sorumluluğunun doğrudan doğruya ve asli nedenini oluşturmaktadır. Diğer taraftan, idarelerin kamu hizmetlerinin gereği gibi işlemesini sağlayacak organizasyonları yaparak yeterli araç ve gereçle donatılmış bina, tesis ve araçlarda hizmetin özelliğine uygun olarak seçilen ve yetişmiş personelle hizmeti yürütmek yükümlülüğünün bulunduğu da tartışmasızdır.İdare hukukunun ilkeleri ve Danıştay’ın yerleşik içtihatlarına göre, zarar gören kişinin hizmetten yararlanan durumda olduğu ve hizmetin riskli bir nitelik taşıdığı hallerde, idarenin tazmin yükümlülüğünün doğması için, zararın, idarenin açık ve belli bir ağırlıktaki hizmet kusuru sonucu meydana gelmiş olması gerekmektedir.

İdarenin hukuki sorumluluğu, kamusal faaliyetler sonucunda, idare ile yönetilenler arasında yönetilenler zararına bozulan ekonomik dengenin yeniden kurulmasını, idari etkinliklerden dolayı bireylerin uğradığı zararın idarece tazmin edilmesini sağlayan bir hukuksal kurumdur. Bu kurum, kamusal faaliyetler sebebiyle yönetilenlerin malvarlığında ortaya çıkan eksilmelerin ya da çoğalma olanağından yoksunluğun giderilebilmesi, karşılanabilmesi için aranılan koşulları, uygulanması gereken kural ve ilkeleri içine almaktadır.

Genel anlamı ile tam yargı davaları, idarenin faaliyetlerinden ötürü, hakları zarara uğrayanlar tarafından idare aleyhine açılan tazminat davalarıdır. Bu tür davalarda mahkeme, hem olayın maddi yönünü, yani zararı doğuran işlem ve eylemleri, hem de bundan çıkabilecek hukuki sonuçları tespit edecektir. İdare kural olarak, yürüttüğü kamu hizmetiyle nedensellik bağı kurulabilen zararları tazminle yükümlü olup; idari eylem ve/veya işlemlerden doğan zararlar, idare hukuku kuralları çerçevesinde, hizmet kusuru veya kusursuz sorumluluk ilkeleri gereği tazmin edilmektedir.

Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetlenmesi esas alındığından, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir.”

Danıştay 15. Dairesi bahse konu kararında dava konusu olay hakkında düzenlenen ve Yüksek Sağlık Şurası ile Adli Tıp Raporu'nda yer alan tespitler arasında hizmet kusurunun belirlenmesi bakımından önemli çelişkiler bulunduğu sonucuna ulaşmış ve bu çelişkilerin giderilerek daha adil ve tatminkar bir karar verilmesi bakımından; hastanın Üniversite Hastanesi Çocuk Acil Servisine ilk müracaatında, bebeğin şikayetleri dikkate alındığında yapılan muayene ve girişimlerin tıbbi açıdan yeterli olup olmadığı, bebeğin 20 saat önce başka bir özel sağlık kuruluşunda düzenlenen ilaç tedavisinin kesilmesi ve yalnızca fizik tedavi ile yetinilerek düzenlenen yeni tedavisinin tıbben doğru olup olmadığı, düzenlenen bu tedavinin bebekte gelişen menenjit ve %99 özür durumuna katkısının olup olmadığı ile varsa bunun oranının ne olduğu, bebeğin ilk başvurduğu tarihteki şikayet ve bulgularına göre menenjit düşünülerek ileri tetkik, LP vb. tıbbi girişimlere başvurulmasının gerekip gerekmediği, ilk başvuru ile ikinci başvuru arasında geçen yaklaşık 40 saatlik sürenin kötü sonucun oluşumuna katkısının olup olmadığı ile varsa bunun nasıl yorumlanması gerektiği, yine bebeğin yatarak tedavi gördüğü dönemdeki tıbbi işlemlerde eksiklik bulunup bulunmadığı, varsa bu dönemdeki eksikliklerin neler olduğu ile bunların kötü sonuca katkılarının ne olduğu ve nihayeten yürütülen tıbbi süreç bir bütün olarak ele alınarak gerek hekim ve diğer sağlık çalışanlarınca yürütülen tıbbi iş ve işlemler gerekse sağlık kuruluşuna ait tıbbi, teknik ve donanımsal imkanlar bakımından herhangi bir tıbbi kötü uygulamanın bulunup bulunmadığının tespit edilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiği kanaatine ulaşmıştır.

Yüksek Mahkeme neticede “gerek davaya konu olay bakımından belirtilen hususların açıklığa kavuşturulması gerekse dosya kapsamında yer alan Yüksek Sağlık Şurası Kararı ile Adli Tıp Raporunda yer alan tespitler arasındaki çelişkilerin giderilmesi bakımından Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerektiğinden” bahisle Yerel Mahkeme kararını bozmuştur.